Doktor Hasan Şevki Arıkal, Atatürk’e ait dinlediği bir anıyı şöyle anlatmaktadır:

“1938 yılı İstanbul Tıp Fakültesi asabiye kliniğinde stajyer öğrenciyiz. Öğretmenimiz Profesör Hayrullah Diker’i ilk günü görebilmiştik. Çünkü Atatürk’ün danışma doktoru olarak Dolmabahçe Sarayında bulunuyordu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından geçen koskoca 79 yıl…. Öyle ki her fırsatta senin şerefli geçmişine saldıranların bile ufak ufak “Atatürk haklıymış” noktasına geldiklerini görüyorum. Seni kişisel anlamda tanıyamamanın, çizdiğin ve göstermiş olduğun hedeflerin ne anlama geldiğini halen öğrenememiş bir toplumun parçası olmanın verdiği acıyı tarif etmek çok zor. Paylaşmış olduğum anıdan yola çıkarak bugün kendi “Türk Gençliği kimliğimi” yeniden sorguluyorum.

10 Kasım 1938 günü sabahı öğretmenimiz, saraydan, dünyadaki en büyük varlığını kaybeden her Türk gibi çıkmış, yüzünün bütün hatlarında en derin teessürü gizleme çabasında, gözleri nemli, yorgun ve bitkin sınıfın kapısından içeri girerek oturduğu zaman , biz her şeyi onun halinden anlamış, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştık.

Uzun bir sessizlik içindeyken bir arkadaşımız:

– Öğretmenim, bizim için tarihi bir bilgi olacak, Atamızın hastalığından ve acı sonuç için bir açıklama yapar mısınız?…

– Hastalık bildiğinzi gibi seyretti çocuklar. Ben onu değil de beni yaşamımda en çok duygulandıran ve tanık olduğum bir olayın anısını siz gençlere açıklamak isterim!. Dedi, sonra da ekledi:

– Atatürk çok ağır hasta idi, biz bütün doktorlar artık kımıldamasına bile izin vermiyorduk.

Cumhuriyet Bayramı günü idi. Ulus radyodan onun güç ve irade dolu sesini duymak arzusu ve hevesiyle bekleşirken o enerjisiz yatıyor sanıyorduk.

Geçit törenine hazırlanan ve Boğaziçindeki okullarından vapura binen Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri Dolmabahçe Sarayı önüne gelmiş bekliyorlardı. Bandoları çalarken: “Atatürk’ü!…Atamızı görmek istiyoruz!…” sesleri göklere yükseliyor, sarayda Atatürk’ün yattığı odanın cam duvarlarında yankılar yapıyordu. Öğrenciler hep bir tarafa yığıldığından vapur devrilip batmak tehlikesi bile geçiriyordu.

Çok kısa bir sürede bu sesler bir uğultu, bir gök gürültüsü halini alıyor, denize düşen bir iki öğrenciyi kurtarmaya çalışıyorlardı. Hepsinin başı, gözleri pencerelerde. Bütün kalpler tek bir şey, Ataları, Atatürk için çarpıyor…

Atatürk bize sordu:

– Dışarıda ne var?

Cevapladık:

– Kuleli Lisesi öğrencileri geçit törenine giderlerken sizi görmek istiyor, fakat bu olanaksız, hareket etmemelisiniz!…dedik. Fakat öğrencilerin bu ısrarlı istekleri Atatürk’e sanki bir an için güç vermişti, önerimize karşı koydu. Pencereye gitmek istediğini ve nedenini kesik kesik şöyle açıkladı:

– Hayır, ben bugüne kadar bu bando ve asker sesinden güç ve ilham aldım, yaşadım. Ben gene onunla yaşayabilirim. Onları yakından bir kez daha görmeli ve doya doya bir kez daha seyretmeliyim!…diyerek kalan son enerjisini toplamaya çalışıyordu. Bu duygusal ve içten isteğine karşı koyamazdık, arzusu yerine getirilecekti. Ona yardım ederek pencerenin yanındaki koltuğa oturtup, tülü araladık.

Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı penceresinden son defa olarak, nemli gözlerle güneş başı Türk gençliği üzerinde doğuyor…

Bu pencereden güneşin doğuşu bir anda vapurta kıyametler kopardı…Öğrenciler hep bir ağızdan “Dağ başını duman almış” marşını gür ve erkek sesleriyle gırtlaklarını yırtarcasına söylüyorlardı. Atatürk mırıldandı:

– Bu bayramlar ve yarınlar sizindir..Güle güle çocuklar!…

Göz yaşları içinde ölüm yatağına döndü…Sanki Türk gençliği ile vedalaşmış, helallaşmıştı. Bu onlarla son karşılaşması oldu.

Bu yüce dahi böylece son enerjisini çok sevdiği, yurt ve bağımsızlığını kendilerine emanet ettiği, çok değer verdiği Türk gençliğini son bir defa daha görebilmek için harcamıştı.

Bu fotoğraf Atatürk’ün Türk ulusunu son kez selamlaması ve vedasıydı. Kuleli askeri lise öğrencilerine el sallamaya çalışırken Dolmabahçe Sarayı’nın penceresinde çekilmişti.

Türk’ün Atası Ruhun şad, mekanın cennet olsun. 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın!
Lütfen adınızı buraya yazın