Bundan Sonra Kişi Başı Milli Gelir Değil, Kişi Başı Milli Zarar Hesaplanmalı!
Bundan Sonra Kişi Başı Milli Gelir Değil, Kişi Başı Milli Zarar Hesaplanmalı!
Ekonomi bültenlerinde her çeyrek övünçle açıklanan, ekranlarda alt yazılardan eksik olmayan bir rakam var: Kişi başı düşen milli gelir. Ancak kağıt üzerindeki bu refah payı, sokağın ve küçük yatırımcının gerçeğiyle giderek daha fazla çelişiyor. Özellikle son günlerde sermaye piyasalarında yaşananlar, aslında bambaşka bir endekse ihtiyacımız olduğunu çok acı bir şekilde gösterdi: Kişi başı milli zarar.
Yatırım yaparken hepimize anlatılan bir masal vardır. Lisans eğitimimi İşletme üzerine tamamlamış, ardından Yönetim ve Organizasyon alanında yüksek lisansımı yapmış biri olarak piyasa dinamiklerinin, risk yönetiminin ve kurumsal yapıların teoride nasıl işlemesi gerektiğini çok iyi biliyorum. Akademik kitaplarda veya parlak sunumlarda hep o kusursuz işleyen piyasalardan, yatırımcıyı koruyan yasal kalkanlardan bahsedilir. Bize "SPK onaylı, Takasbank güvencesinde, MKK (Merkezi Kayıt Kuruluşu) kayıtlarında" denilerek sistemin tıkır tıkır çalıştığına inanmamız istenir. Ta ki sistemin sigortaları atana kadar.
Bir yatırım fonu düşünün. Piyasa şartları kötüye gidiyor, bir şeylerin ters gittiğini seziyorsunuz ve sistemin size tanıdığı yasal hakla "satış" emrinizi veriyorsunuz. Emriniz işleme alınıyor, fon paylarınız hesabınızdan çıkıp MKK sisteminde PBLK (Bloke) alt hesabına geçiriliyor. Yani siz işlemi kağıt üzerinde bitirmiş, fiyatınızı sabitlemiş ve paranızı beklemeye geçmişsiniz.

Normal şartlarda "T+2" (işlemden iki gün sonra) kuralıyla o paranın hesabınıza geçmesi gerekir. Ancak o iki gün içinde fon "temerrüde" düşerse ne oluyor biliyor musunuz? Kurallar aniden, güçlüleri korumak ve faturayı size kesmek için yeniden yazılıyor.
Sistemin en tepesindeki otoriteler çıkıp diyor ki: "Evet, sen satış emrini verdin. Evet, malları bloke hesaba çektik. Ama takas gerçekleşmediği ve para henüz hesabına geçmediği için sen artık alacaklı değilsin, hala bu batık fonun hissedarısın."
Bu basit bir prosedür açıklaması değil; temel finans ve yönetim ilkelerinin tamamen ayaklar altına alınmasıdır. Sonuç? Fonun tasfiye sürecindeki o devasa batık, acil nakit yaratmak için yok pahasına satılan hisselerin zararı, henüz hesabına parası geçmemiş, sistemden çoktan çıkış yapmış yatırımcının sırtına yükleniyor. Göz göre göre gelen %90’lık bir erime... Sistem, likidite krizinin veya kötü yönetimin bedelini fon yöneticilerine değil, devletin güvence mekanizmalarına güvenip yasal hakkını kullanan bireysel yatırımcıya ödetiyor.
Bu sadece bir fonun batış hikayesi değil; Türkiye'de mülkiyet hakkının, takas ve saklama güvenilirliğinin tek bir yorumla nasıl buharlaşabildiğinin itirafıdır. Yabancı yatırımcı neden gelmiyor diye soranlar, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına şirin görünmeye çalışanlar, önce içerideki küçük yatırımcının resmi satış emrinin kriz anında nasıl hiçe sayıldığına bakmalı. Bir piyasanın, bir finansal organizasyonun güvenilirliği, her şey yolundayken değil, kriz anında yatırımcısına nasıl muamele ettiğiyle ölçülür.
Kurumların, kriz anlarında vatandaşı korumak yerine batığın maliyetini tabana yaymayı seçtiği bir düzende, büyüme rakamlarının hiçbir anlamı yoktur. Sistemin faturasının her seferinde bize kesildiği bu dönemde, artık kişi başı milli geliri konuşmayı bırakmalıyız. Çünkü asıl istikrarlı şekilde artan şey cebimize giren para değil, zorla sırtımıza yüklenen "kişi başı milli zarar"dır.
Yorumlar (0)
$ henüz yorum yok — ilk yorumu sen yaz.